top
logo

Video Galeri



Get the Flash Player to see this player.

Hava Durumu

ANKARA

Elif Nine PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 06 Temmuz 2009 07:10

ELİF NİNE

Sıddık DEMİR

12.6.2006
           Erzurum'un Dumlu Kasabasında ki askeri birliğe genç bir
yedek subay atanır. Zaman 12 Eylül ihtilalinden kısa bir süre sonra.
Yalnız yedek subayımızın sakıncalı bir sicili olduğu için, kendisi
henüz birliğe intikal etmeden önce "namı" çoktan varmış bile…
                                  *  *  *
          Milli mücadelede korkunç bir organizasyonla, dönemin en
üstün teknolojileriyle donatılmış işgal kuvvetlerini, kabaran bir
vatanseverlik anlayışıyla söküp atan "Edeler" diyarında genç bir
Avukat iken sistem tarafından sicili bozulan, vatani görevini yedek
subay olarak yapmaya çalışan bir adamdır o…
          İşgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelenin başlangıcı
olan "Sütçü imam" olayında, Müslüman Türk kadınının tesettürüne el
atan Fransız askerlerinin öldürülmesiyle başlayan kahramanlık olayını
takdir etmeyen bir tane Müslüman Türk bulunamaz. Günümüzde de aynı
hassasiyette olan "Sütçü imamların" adeta Fransız askeri yerine
konularak "irtica" yaftasıyla horlanılması ve Müslüman Türk insanının
içine düştüğü durum, sanki birileri eliyle intikam alınıyor havası
oluşturuluyor sanki… Aynı objeye dün Fransız askerleri bugün ise…
          Yedek subayı genç Avukatın dramı da aynen öyle… Vatan
müdafaasında tıpkı suçlu duruma düşürülerek, çok sevdiği askerlik
hayatında adeta "vebalı" imiş gibi muamele görmesi… Üstelik çekilen
onca işkenceden sonra… Ayağına ip takılarak emniyetin beşinci katında
saatlerce aşağı sallandırmaktan mı? Dersiniz, eksi bilmem kaç derece
soğukta açık alanda akan suda ıslatarak dondurulmaktan tutunda, kapalı
odalarda ki işkencelere kadar… İsnat edilenleri kabul etmemesi, en
büyük suçudur.
          Aradan yıllar geçer. Uzun bir dönem bağlantısı olduğu
siyasi oluşumdan milletvekili olur. Parlamento da koalisyon hükümeti
kurulur. Kendileri de hükümet ortağıdır. Hükümet başkanı sıfatıyla,
ortakların vekilleriyle tanışma merasiminde sıra, bunca arzulamaya
rağmen işkenceleri unutamayan çiçeği burnunda genç vekile gelir.
Çektiği zulümlerin müsebbibi olan zevatı karşısında görünce doğal
olarak uzatılan eli sıkmamakta tereddüt etmez. Ortaklık kısa bir
süreliğine soğuk duş yaşar. Bu davranış, kendi genel başkanının bile
gözünden düşmeye yeter bir olaydır.
       Efendim; "Sığaya çekecektin, devletin âli menfaati için seni
yaralayan ve halen vücudunda izleri var olan işkence olayını
unutacaktın" v.s gibi kendi yandaşlarındaki hafıza kaybı cinsindeki
öğütleri de dinlemez değil hani…
                                     *  *  *
       Evet, biz dönelim yine bu eski vekilimizin bir çeyrek asır geride
kalan yedek subaylık zamanına… Dumlu kasabasında ki birlikte asteğmen
olarak askerliğini tamamlamaya devam ededursun, gelelim kendi
sıkıntısını unutturan olaya;
       Kalmış olduğu evden her sabah beş dakikalık mesafede olan birliğine
giderken kasabanın dışı olan sokağın başında kışlı-yazlı, sabahlı-
akşamlı, soğuğa- sıcağa aldırmadan sürekli oturarak gözü ufukta bir
şey ararmış gibi mütemadiyen bir noktaya bakan yaşı 80-85 civarında
olan bir nine dikkatini çeker.
       Aynı sokakta bakkallık yapan Faruk adındaki esnafa bu kadının
durumunu soran genç asteğmen; Faruk beyin "Tam adamına sordun,
komutanım" şöyle bir otur da anlatayım demesi üzerine asteğmen bir
iskemleye sekilenir. Faruk Bey; "Komutan'ım; O gördüğün kadın benim
ninemdir. Kendisi nerdeyse doksan yaşına gelmiştir. Ben kendimi bildim
bileli ninem hep orada olur. Sanki Dumlu'yu sizin tümen değil de benim
ninem tek başına bekliyor zannedersin. Dedemle evlendikten üç ay
sonra, dedem seferberlik emriyle Kafkas cephesine savaşa gider. Ninem
babama hamile… Belli bir süre sonra "Kocan şehit oldu" haberi üzerine
ninem yıkılır. Dedemin akrabaları olayı kabullenerek ninemi başka
biriyle evlenmeye zorlasalar da ninem "Her gün rüyamda Mehmet'imi
görüyorum." "Ben ölmedim Elifim beni bekle derken nasıl evlenirim"
diyerek baskılara boyun eğmez.
       Aradan tam altı yıl geçer. Babam okula gidecek yaşa gelir. Her türlü
maddi manevi sıkıntı çeken Elif ninem bir gün, kocası Mehmed'inde
içinde bulunduğu bir takım asker bir şekilde serbest bırakılarak esir
kaldıkları Rusya'dan Türkiye'ye doğru hareket ettikleri haberini
alınca ortalık bayram havasına dönüşür. Başlangıçta birkaç aydan,
ilerleyen günlerde birkaç haftadan, nihayet Kafkaslardan Türkiye
girdikleri haberi gelir. Köylü heyecanlı ama Elif ninem daha bir
farklı… Gözüne uyku günlerdir girmiyor. Babam çocuk ama, babasızlığın
sıkıntısı iliklerine kadar sinmiş, o da anası kadar değilse de
heyecanı dorukta"…
                            *  *  *
       Asteğmen sakıncalı personel olduğu için, kendinden çok ama çok fazla
vatansever olan komutanından, Osmanlıcaya hâkimiyetinden ötürü, sözlü
bir emir alır. Komutanı ona "Osmanlıca bildiğine göre şu bizim tümenin
tarihçesini bir çıkar asteğmenim."der. Asteğmen de zaman nasıl olsa
sıkıcı geçiyor, bu görev benim için iyi uğraş olur düşüncesiyle görevi
kabullenir. Bu vesileyle tümenin Osmanlıca kayıtları bulunan arşivde
çalışmaya devam eder.
       Zaman zaman dışarıdan da yardımlar alır. Bu anlamda kendini iyi
yetiştirmiş, Erzurum'da müze müdürlüğü de yapmış entelektüel boyutta
saygınlığı olan bir güzel insanla tanışır. Yardım talebine karşılık
olayla ilgili yerinde bilgilere ulaşmak için tümene gelme şartı koyan
bilge kişinin bu normal talebi, asteğmen tarafından olumlu bulunur.
Dostlukları ilerler. Bilge kişi bizzat yaşadığı bir katliamın tek
şahidi olarak, Dumlu kasabasının bir köyünde geçen Ermeni- Taşnak
katliamını şöyle anlatır.
       "Kafkas Savaşında köyümüzde eli silah tutan bütün erkekler cepheye
gitti. Çoluk çocuk ihtiyar ve kadınlardan mürekkep köy halkı bir sabah
silahlı Ermeni komitelerince kuşatıldı. Bende on iki yaşındaydım.
Küçük olduğum için cepheye gidememiştim. Ermeniler köy meydanına
topladıkları çaresiz halkın, camiye girmelerini emrettiler. Bir müddet
sonra dışardan kilitledikleri kapının altından yanan bir çaput kokusu
içeriyi kapladı. Halk "Bizi yakacaklar" diyerek kapıyı zorladı ve
dışarı çıkmaya başladı. Esas vahşilik öyle başladı. Meğer bizi dışarı
zorlama olayı bir tuzakmış. Kapıdan çıkanları hemen karşıya koydukları
makineli tüfeklerle ekin biçer gibi biçmeye başladılar. Bende kendimi
dışarı attım ama gerisini bilmiyorum. Can havliyle kendini dışarı atan
onlarca insanı önce taramışlar. Bilahare de üzerlerine gaz dökerek
yakmışlar.
       Bir gün sonra katliamdan haberdar olan bir Türk Birliği bölgeye
gelerek onca telef olmuş insanların arasında yarı canlı bir tek beni
bulmuşlar. Diğerlerini defnederken beni Erzurum'a ulaştırmışlar. Bak
şimdi o olayın canlı şahidi olarak karşındayım" deyince Asteğmen;
kendiside yerli insanlardan hem de Ermeni- Rum olmayanlardan, ancak
onlardan daha alçakça reva gördüğü işkence olayında kendi vücudunda
izler kaldığını bildiği için "Yangında bir iz kaldı mı?"Sualini sorar.
Yaşı bayağı ilerlemiş olan bilge kişi hemen ayağındaki çorapları
çıkarınca asteğmen,  iki ayağında on parmağın hiç birisinin olmadığını
görür. Böyle bir kahraman, böyle bir gazi ve yaşadığı olayı sözlü ve
yazılı bir şekilde anlatarak Ermeni mezalimini bütün Türkiye'ye
anlatmayı sürdüren bu güzel insan,  Dumlu'da ki birliğe bir başka
açıdan Türk milletine hizmet etmek için asteğmenle beraber geldiğinde:
       Birlikte nahoş karşılanır. Üst komutan; asteğmenini bir kenara
çekerek "Böyle şeytan sakallı, gerici, hacı- hoca tipindeki insanların
birliğimizde ne işi var. Çabuk gönder gitsin" diyerek asteğmenine
güzel bir fırça atar. Bu tavır insana kendisini yakan Ermenilerin
zulmünden daha ağır gelmez mi?
                                 *  *  *
       Tekrar Elif nineye gelelim: Torunu Faruk Bey devam eder. "Şu anki
oturduğu taşın bulunduğu yerde bütün köylüyle beraber ninem ve altı
yaşındaki babam, dedemin köye yaklaştığı haberini alırlar. Derken
önünde ki tepeden kalabalık bir insan grubu görünür. Yaklaştıkça
vaziyetlerinin çok perişan oldukları gözlenir. Üst-baş yırtık- pırtık,
ayakkabılar delik veya paramparça parmaklar görünüyor, çorap mı?
Nereden olacak. Saç sakal birbirine karışmış ama nispeten bir
disiplinin olduğu gruptan dede Mehmet bir taş atımlık mesafeye
yaklaşınca yüksek sesle "Elif'immm ölmeden seni ve köyümü gördüm.
Yanında ki çocuğun benim oğlum olduğu da belli. Ona ve kendine iyi
bak. Seni ve oğlumu Allah'a emanet ediyorum Elif'immm. Biz şimdi
Çanakkale'ye gidiyoruz. Savaştan sonra dönerim. Bekle beni Elif'immm,
bekle beni emiii"…Diye uzaktan seslenir.
       Elif ninenin yüreği atar da atar. Eğer buna dayanacak yürek varsa.
Evdeşini uzaktan selamlayarak bir cepheden bir başka cepheye giden
Mehmetlerin Ahmetlerin hesabını kim yapar…
       Üç günlük, üç haftalık, üç aylık, daha yeni açmış gonca güller misali
Elif nineler Fatma analar, Nene ve Rahime hatunlar bağırlarına vura
vura kanlı şerbet içerler ve üç kuruşluk dünyada ömürlerini böyle
şereflice tamamlarlar.
       Faruk Bey; "Bu acı tablodan iki-üç ay sonra Elif nine için kıyamet
kopar. Mehmet'i şehit olmuştur. Haberi gelir. İşte o gün bu gün tam
altmış yıl geçti. Elif ninem hep oradadır komutan'ım. Mütemadiyen,
günün tamamına yakın o taş üzerinde, hep o ufka bakar ve hep bekler.
Bu serüven ne kadar ömrü kaldı bilinmez ama son nefesini verinceye
kadar devam edeceğe benzer. Mehmet'ini bir umutla"…Diyerek hikâyeyi
noktalar.

         Beklemek güzel şey umut yarısı ya bekleyememek içler acısı.

          "İşte böyle asteğmen'im". Asteğmen'in ve Faruk Bey'in
gözleri kaynayan bir pınar gibi hikâye bittiği halde bitmeden akmaya
devam eder.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Canlı Radyo

Projelerimiz

Kimler Online

Su anda 1 Ziyaretçi Çevrimiçi

bottom

Destekleyen ismail.zorbaz(webmaster&mcse&fiber designer).