|
HALK MAHKEMESİ Sıddık DEMİR 11.5.2006 Gülbey; yüksek öğrenimini yapmak üzere gittiği serhat şehri Edirne'den kişiliğiyle kısa sürede ön plana çıkmış bir ülkücüdür. 1979'un ateş çemberinden geçerken; düşenleri toprağa, yara alanları tedaviye, tutsak olanlarında ziyaretine devam etme işinden gençliğini yaşamadan kaybeden zümreden bir gençtir. Karaoğlan iktidarında, zam ve zulmün fırtına gibi estiği o dönemde, Gülbey ve bir avuççuk arkadaşları inandığı bayrağı hep yüksekte tutma gayretini yaşamaktadır. Dönemin siyasi iktidarı karşısında, Yavuz bıyıklılar, Kafkas şapkalılar, eli tespihliler, ağzı kalabalıklar hep tüymüş, kale üç-beş Gülbey gibi şekilciliğin dışında gerçek anlamda ülkücülerin müdafaasında varlığını korumaktadır. Ellerin yurdunda çiçek açarken bizim ele kar geliyor gardaşım Bu hududu kimler çizmiş gönlüme dar geliyor dar geliyor gardaşım. Diyen ozanların yüksek sesle konuştuğu ülkede, evdeki bulgur, pirinç misali bir kısım ülkücüler tutsak edilmişlerdir. İşin en önemli boyutu da tutsak olan arkadaşlarının durumudur. Edirne'de çok büyük bir cezaevi vardır. Gülbeyler günün bir kısmını mevzi tutarak, bir kısmını da tehlikeliler altında cezaevindeki arkadaşlarının ziyaretine giderek, bir kısmını da kendi çocukluklarına ayırarak yaşamak mecburiyetinde olan yetişkinlerdir. Cezaevinde cinayet zanlısı olarak yatmakta olan bir arkadaşının mahkemesi için getirilmesi gerekli evrakın, yerine ulaştırılma görevi Gülbey'e verilir. Evrak, arkadaşının memleketi olan Uşak ilinin Sivaslı ilçesinin Ketenli köyünde bulunmaktadır. Hiç tereddütsüz yola çıkılır. Uzun köprü üzerinde İzmir, Uşak ve Sivaslı ilçesine varılır. Mahkum arkadaşının adı Yılmaz Başkandır. Yılmaz, giderken Gülbey'e birde mektup verir. Sivaslı'daki öz dayısı Mehmet Yıldırıma uğramasını, onun kanalıyla anasının, babasının bulunduğu Ketenli köyüne gitmesine tembih eder. Gülbey tembih üzere, Sivaslı ilçesine iner inmez Mehmet Yıldırımı arar. Bir çay ocağında bekletilerek dayı Yıldırımın gelmesi sağlanır. Gülbey dayı Yıldırımı beklerken çay ocağında beş-on kişinin siyasi konuşmalarına kendince müdahale eder. Konuşmalarının bir iki yerinde Türk adında bir ırk olmadığı, üç-beş uç beyinin Anadolu'ya gelerek onların Türk olma olgusunu gerçekleştirdiklerini, doğrusu kendilerinin Türk'ün dışında Anadolu'nun yerli kavimlerinden olduklarını ve dahası neler neler… Çaldıranda Alevilerin Hanefi dini mensuplarınca katledilğinin üzerinde durulurken, Gülbey dayanamayarak "Hanefi dini adında bir din yoktur" çıkışını yapar…Projektörler Gülbey'in üzerine döner…Peşi sıra sorular sorulur. Sen kimsin? Nesin? Nereden geldin? gibi… Gülbey sorulardan birine cevap verir. "Ben Müslüman Türk çocuğuyum" diyince. çıldırırlar… Tepkinin çok büyük ve ittifakla olması, Gülbey'in biraz geri adım atmasına sebep olur. Devamla; "Kendimizi böyle ifade etmemiz bizim suçumuz değildir. Devletin milli eğitiminde bir çocuk kendini Türk olarak ifade etmektedir. İlkokul dört-beşler de Ergenekon Destanlarıyla başlayan serüven, Türk-Yunan savaşına kadar devam eder. Ve insan kendini Türk kabul etmektedir." Gibi alçaktan alınarak söylenen sözler çay ocağı ekibini tatmin etmez. Dayı Yıldırım'da gelince Gülbey'e işaret edilerek dışarı gelinmesi söylenir. Yürürler, Gülbey'de yürür. Bir kuytu yerde bulunan binaya girilir. Bir-iki zemin kat derken, genişçe bir salona geçilir. Lambalar yanar. Etrafta masa ve sandalyeler, çerçeveli resimler… Birdenbire Gülbey bu mekanın hangi amaçla kullanıldığını tahmin etmekten gecikmez. Çok kitap okumuştur, Halk mahkemesiyle ilgili… Duvardaki sloganlar ve Marks-Lenin resimleri Gülbey'in kanaatini pekiştirir. Sorguya geçilir. Yılmaz Başkanı nereden tanıdığı dayı Mehmet tarafından sorulur. Ve öz ablasının oğlu için," o anasını, avradını… oğlu, kim bilir hangi yoldaşın kanına girdi, kim bilir hangi yoldaşın evine bomba koydu, yoksa cezaevinde ne işi var" gibi celalli bir konuşma yapar. Gülbey işin vahametini anladığı için soğukkanlılığını bozmadan "Edirne'den İmam-Hatip'ten okuduğunu, faşistlerle arkadaşlarının kavga ettiklerini, bu nedenle bir kısım arkadaşlarının cezaevine konduğunu, onları ziyarete gittiğinde adının Yılmaz Başkan olduğunu söyleyen biriyle karşılaştığını, Uşak'ta askerlik yapan kardeşini ziyarete gideceğini duyunca, kendiside Allah rızası için ailesinin yanına kadar vararak, benden haber götür demesine dayanarak emaneti yerine iletmenin dini görev olduğunu anlatır"… Sorgucular bakarlar ki dini yönü güçlü bir kişiyle karşı karşıyalar. İçlerinden bir tanesi "Sen akıncı mısın gardaş" dediğinde Gülbey; "Nereden anladınız?" diye karşılık verir. "Dini yönün güçlü gibi görünüyor da" sözü üzere Gülbey zaten soğukkanlıdır, ama daha da rahatlar. Sorguncular 'Bu faşistler size yeşil komünist, bize kızıl komünist derler. İkimizin de düşmanı faşistlerdir. Biz sizinle anlaşırız. Siz abdestli camiye gidersiniz, biz ise çoğu zaman denetim için abdestsiz gider, hocayı dinler müdahale edecek bir şey bulamaz isek namaz kılmadan çıkar geliriz. Bu anlamda sizinle bir problemimiz olmaz" gibi inciler yumurtlarlar. İki tarafta rahatlamıştır. Öyleyse yoldaştan bir taksi çağırın bu gardaşı daha fazla tutmayalım denir. Taksi gelir, Gülbey'ide alır doğru Keten'li köyüne…Şehri çıkınca Gülbey şoföre boşalır. Kendisinin ülkücü olduğunu, hatta ülkü ocaklarında yetkili olduğunu sert ve küfürlü bir şekilde anlatır. Korkma sırası şoförde… Köye varılır, köyden şehre başka araba olmadığından bir gün sonra gelmesi tembih edilerek şoför gönderilir. Durum Yılmaz ailesine anlatılır. Aile pek bildirmez, ama endişelenir. Gülbey'in yatağını çatı arasına yaparak merdiveni çekerler. Gece baskını olursa tedbir olsun diye…Sabah olur, korkulan olmamıştır. Taksi beklenir. Bir iki saat geç gelen şoför aynı şoför ama taksi nerdeyse hurda bir araç. Geldiği araç olmadığı için Gülbey soğukkanlı bir şekilde "Bugün işimizi halledemedik, paranı al ve yarın aynı saatte bekliyorum" diyerek adamı gönderir. Takip ederek tehlikenin ortadan kalktığı anlaşılınca Gülbey ev sahibi amcayla, kara bir eşeğe binerek hemen başka bir, şehre arabası olan köye ulaşır. Köyün imamının evinde kalınır. Banaz ilçesine giden minibüse saatinde binilir. Yol çatında inilerek İzmir-Afyon otobüslerinden biriyle Afyon'a ulaşılır. Gülbey şöyle bir etrafı süzdükten sonra kendine güven gelir, gelmesine ama hala streste…Onun stresi, şahsi korku ve kaygılardan değil, Türk'ün vatanında Türk'ü tutsak etmek isteyenlerin cüretinedir. Afyon'da milliyetçi sloganlar her tarafı kaplamış, sokaklarında insanlar pala bıyıklı, çalışanlaın siluetlerinde bir güzellik, lokantalarında yemekle beraber biralarını yudumlayan ülkücüler v.s. Köyden Yılmaz'a ulaştırılmak üzere verilen emaneti trene yerleştirirken, hareketlerine müdahale eden gar memuru "neden sinirlisin böyle? Müslüman Türk değil miyiz gardaş?" hitabına Gülbey aynı sertlikte "Değilim, ben Müslüman Türk değilim" dediğinde yine etrafı sarılır. Neden değilsin? Hangi dindensin? Hangi din ve milletten olursan ol, burası Türk devleti "Müslüman Türk'üm diyeceksin" gibi yaklaşımların tansiyonunu düşürmek için Gülbey başından geçeni anlatarak, oradan da öylece kurtulur. Gülbey almış olduğu görevi yerine getirir. Mahkeme için gereken evrakı zamanında memura ulaştırır. Yılmaz cezaevinde tahliye edilir. Kısa süre içinde gümrük memuru olur. Yine kısa bir süre içinde çok güzel bir araba alır. Gülbey'in yanından geçerken kendince korna çalmak gibi bir lüksü dışında hiç de pas vermez.
|
Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.